Tesettür, Allah Teâlâ’nın Emridir

Mehmet Talü

Milli Gazete – Temmuz 2004

Soru: Baş örtüsü itikadi bir konu mudur yoksa ameli bir husus mudur?

Cevap: Bismillahirrahmanirrahim.

Her şeyden önce şunu ifade etmek isterim ki: Başörtüsü, güncel ifadesiyle türban ALLAH Teâlâ’nın kesin bir emridir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

…Başörtülerini yakalarının üstünü örtecek şekilde koysunlar, örtsünler. (Nur Suresi:31)

Sadece başörtüsü değil, dış giysi (cilbab) da ALLAH’ın emridir.

“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına de ki: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbab yani bütün vücutlarını örten dış örtülerini üstlerine alsınlar. Bu, onların hür bir kadın olarak tanınması ve incitilmemesi için daha uygundur, daha elverişlidir. ALLAH çok bağışlayan ve merhamet edendir. (Ahzap Suresi:59)

Bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, üç kere “Başörtüsü dinin emridir” şeklinde fetva vermiştir. Zaten aksini değil başkanlık, müslümanım diyen hiçbir kimse söyleyemez. Çünkü bu, bir iman meselesidir. Mustafa Kemal Atatürk de Söylev ve Demeçlerde “Dinimizin tavsiye ettiği tesettür; hem hayatımıza hem de fazilete uygundur” demiştir. Annesi Zübeyde Hanım ve eşi Latife Hanım’ın başörtüsüz bir tek resmi yoktur. Atatürk’ün kadın kıyafeti ile ilgili bir inkilabı da mevcut değildir. Anayasamızın 24. maddesi de: “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katilmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” şeklindedir.

Görülüyor ki Anayasa’mızda ABD’de, İngiltere’de, Kanada’da, Almanya’da, diğer medenî ve ileri ülkelerde olduğu gibi geniş bir din hürriyeti vardır. Bu hürriyetler nelerdir?

1. İnanç hürriyeti. İslâm dininin inanca ait temel hükümleri ne ise bunlara inandığımızdan dolayı rahatsız edilmememiz gerekir.

2. İbadet hürriyeti. Müslümanların ibadet hürriyetine kısıtlayıcı hiçbir sınır getirilmemelidir. Geçenlerde bir gazete mânidar bir şekilde “Yeşilköy Havaalanı’na kadınlar için mescid yapıldı...” haberini vermişti. Açıkça söylemiyordu ama “Erkek mescidinden sonra başımıza bir de kadın mescidi çıktı!..” demek istiyordu. Müslüman bir ülkede havaalanında kadınlar için mescid bulunmasından daha tabiî ne olabilir. Hem Türkiyeli dindar Müslüman kadınlar, hem de yabancı Müslüman hanımlar burada ibadet edeceklerdir. Ulaştırma Bakanlığı’nı, Havaalanı Müdürlüğü’nü bu medenî ve insanî teşebbüs dolayısıyla tebrik ediyorum.

3. Çocuklarına dinî eğitim verebilmek hürriyeti. Anne-babaların, çocuklar reşid (ergin) oluncaya kadar onlara din eğitimi vermek hürriyeti vardır. Bu hürriyetin olmadığı, yahut kısıtlanmış bulunduğu bir yerde din hürriyeti darbelenmiş demektir. Bir Müslüman çocuğuna dinî bilgiler, Kur’ân okuması yedi ile ondört yaşları arasında en güzel, en verimli şekilde öğretilebilir. Yaz tatilinde, ilköğretim okulunu bitirmemiş küçük çocuklara din ve Kur’ân dersi verilemez demek din hürriyetini kısıtlamak, insan haklarını çiğnemek demektir

4- Dinî dernek kurma hakkı. Bütün dinî hizmet ve faaliyetleri Müslümanlar tek başlarına, teker teker yapamazlar. Mutlaka birleşmeleri, teşkilâtlanmaları gerekir. Bu da dernekler vasıtasıyla olur. Bizde DerneklerKanunu’nda “Din derneği kurulamaz” maddesi yer almaktadır. Bu madde din hürriyetini vahim ve ağır bir şekilde ihlâl etmektedir. Bütün medenî dünyada din derneği kurmak serbesttir. Bazı kimseler “Din derneği kurulursa bazı sakıncalı durumlar ortaya çıkabilir, birtakım kötü ve alçak kimseler din sömürüsü yapabilir...” gibi kuruntular ve bahaneler ileri sürüyor. Bahanelere dayanılarak vatandaşların, çoğunluğun temel insan hakları kısıtlanamaz.

5- İnançlarına göre bir hayat sürebilmek hakkı. İsrail’de hafta tatili cumartesidir. Çünkü onların dininde cumartesi günü kutsaldır. İslâm ülkeleri cuma gününü hafta tatili yapmıştır. Hıristiyan ülkelerde de pazar günü onların dininde kutsal gün olduğu için o gün tatil yapılır. Bizde bir Müslüman, “Türkiye Müslüman bir ülkedir, hafta tatili cumaya çevrilsin...” dese kıyamet kopar, adamın ne gericiliği bırakılır, ne yobazlığı... Müslümanlar dinleri nasıl gerektiriyorsa o şekilde giyinmekte, o şekilde hayat sürmekte, o şekilde sosyal ve kültürel faaliyetler yapmakta hür olmalıdır. Bu konularda onlara hiçbir engel ve güçlük çıkartılmamalıdır. Bazı kimseler “Efendim senin bu söylediklerin laikliğe aykırıdır...” diyebilirler. Cevabımız: Kesinlikle aykırı değildir. Laiklik olması için öncelikle din ve vicdan hürriyeti olması gerekir. Laiklik Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak demek değildir.

6- Müslümanların, İslâmî kimliklerini koruyabilmek, onu ayakta tutabilmek, güçlendirmek hürriyeti. Her insanın dinî, sosyal, kültürel bir kimliği vardır.Müslümanın kimliği de “İslâmî kimliktir”. Bu kimliği yitirirse Müslüman Müslüman olmaktan çıkar.

Bazı kimseler “Din bir vicdan işidir, din vicdanlarda kalmalıdır, dışarıya aksettirilmemelidir... Din ile hayat birbirinden kopmalı, kopartılmalıdır. İnananlar içlerinde inansın, dışarıya göstermesin” diyorlar.

Böyle din olur mu? Din hayat demektir. Din yaşanacak şey demektir. Gerçek ve iyi bir Müslüman beşikten mezara kadar din ile içiçe yaşar. Bu kimselerin istediğini biz Müslümanlar asla kabul edemeyiz. Evet din bir vicdan işidir ama sadece vicdanda kalmaz, sadece vicdanla bitmez.

Bu bakımdan ne Atatürk ilkeleri ve ne de laiklik açısından böyle bir yasaklama koymak mümkün değildir. Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Kamalak da: “Anayasa’da ve kanunlarda başörtüsünü yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır” demiştir.

Başörtüsü meselesinde herkesin bilmesi gereken tek şey, Türkiye’nin yürürlükteki hukuku bakımından böyle bir yasağın bulunmadığıdır. Buna rağmen üniversitelerde hâlâ fiilen böyle bir yasak varsa, bunun tek nedeni yasakçı iradenin demokratik iradeden daha güçlü olmasıdır.

Üniversitelerde başörtüsü yasağını pozitif hukukun bir gereğiymiş gibi kabul ederseniz, sadece kendinizi değil, binlerce öğrenciyi ve onların ailelerini mütehakkim bürokratik iradenin insafına terk etmiş olursunuz.


“Başörtüsüne özgürlük” sadece başörtülülerin özgürlüğü sorunu değildir. Çünkü, başörtüsü özgürlüğü sadece bir semboldür; bu davayı kaybedersek, mütehakkim devlet karsısında kendimize özgürlük alanı açma arayışımızda bir cepheyi kaybetmiş oluruz. Devlet açısından ise bu, bizim hayatlarımızı belirleme, “efendimiz” olma iddiasını daha da pekiştirmesi anlamına gelecektir.

Bu hususta Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Yayla, 15.07.2004, Zaman’da şöyle yazmıştır.

Başörtüsü yasağı: Elbirliğiyle intihar

Başörtüsü tartışmaları gerçekte çoğumuzun zannettiğinden daha derin sosyal problemlerin satıhtaki yansıması olamaz mı? Başörtüsü probleminde ortaya çıkan gruplaşma ve kamplaşmalar toplum hayatının kaldıramayacağı kadar geniş sosyolojik çatlaklara işaret ediyor denemez mi? Korkarım bu sorulara evet cevabını vermek zorundayız. Benim cevabım kesinlikle evet. Yıllardır süren düşünme, okuma ve gözlemlerimden sonra geldiğim nokta, maalesef, bu...

Hukukî temeli olmayan keyfî yasak

Başörtüsü probleminin yalnızca kız öğrencilerin okula devam ederken başlarını örtmelerine izin verilmemesinden veya keyfî bir tanıma ve ayırıma tâbi tutulan kamusal alanlarda başörtüsü kullanılâmamasından ibaret olduğu algısı vahim bir yanılgıdır. Problem çok derin ve bir çırpıda çözülemeyecek kadar ağırdır. Ancak, bu çözümsüzlüğün maliyetinin/ faturasının yalnızca mağdur edilen kesime çıktığı sanılmamalıdır. Fatura bütün toplumundur ve yasağı koyan, yürüten ve hararetle savunan kesimler de faturadan paylarına düşen acı hisseyi, farkında olsalar da olmasalar da, isteseler de istemeseler de, alacaktır ve almaktadır.

Başörtüsü problemi bir hukukî problem değildir. Bir siyasî problem de değildir. Pozitif hukukta hâlen başörtüsünü yasaklayan bir düzenleme bulunmamaktadır. Siyasetin de bu problemi çözme imkânı yoktur, zira siyaset bir müzakere, alma-verme ve uzlaştırma tekniğidir. Başörtüsü yasağı sadece bir dayatmadır. Ama sahici anlamda bir dayatmadır; son zamanlarda birilerinin anlamını çarpıttığı manada dayatma değil. Yasakçı kesimin ana dayanağı güçtür. Çünkü bu kesim, büyük ölçüde, güce tapmaktadır. Bu kesim, silahlandırılmış bürokratların arkasında olduğu kanaatine sahiptir. Başka da bir dayanağı yoktur. Ne hukuk ve ne de demokratik siyaset onlara destek vermektedir. Daha önce de söylemiştim, tekrarlayayım, silahlandırılmış bürokrasinin idarecileri, bir gün bir sürpriz yapıp, bu yasağı anlayamadıklarını ve yasağa karşı olduklarını söyleseler, yasakçı siviller yer çekiminden kurtulmuş gibi havada kalır. O zaman Türkiye adeta bir rüyadan uyanır ve insanlar birbirine neyi tartıştıklarını sorar. Ne yazık ki bu bir hayal ve yakın zamanda gerçekleşeceğe benzemiyor. Aksine, dönüşü olmayan bir çıkmaz sokağa girdik ve ilerliyoruz.

Şöyle bir hafızanızı yoklayın: Yasak temellendirilirken, kimsenin özel hayatına karışılmadığı, yasağın kamusal alanı ve kamu görevini kapsadığı söyleniyordu. Oysa biliyoruz ki, pek çok insan, özel hayatlarından dolayı mağdur edildi, ediliyor. Aslında başbakan ve yakın arkadaşları da sürekli mağdur edilme halinde. Hep yasaklamaya tâbi tutulan ve mağdur edilen kesim itham ediliyor ve değişmeye çağırılıyor. Sanki öbür tarafın mensupları Tanrısal bir yanılmazlığa sahip. Halbuki, akıl, mantık, hakikat ve hakikate saygı herkesin kendi konumunu gözden geçirmesini gerektiriyor. Dindar muhafazakâr kesim dinlemeye ve kabullenmeye hayli açık, diğerleri ise duvar gibi. Ve yasakçı kesimin geldiği yer artık başörtüsüne karşıtlığı çok aştı, başörtüsüyle ilintili kesimin fizikî varlığına karşı olma noktasına ulaştı.

Başörtülüler var olmasa ne iyi olurdu!

Bunu ben uydurmuyorum, yasakçı kesimin tavırları sergiliyor. Şöyle bir hipotetik durumla ne demek istediğimi anlatayım. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı başörtüsüne karşı ve bunun gerekçesi, bildiğimiz kadarıyla, kamusal alan meselesi. Güzel. Peki, kamusal alanla ilgili henüz felsefî ve hukukî bir neticeye bağlanmamış bir tartışma, söz konusu kişilerin, meselâ başörtülü bir kesimden çıkmış bir başbakanla kamusal olmayan alanlarda bir araya gelmesine engel mi? Akıl ve mantık engel olmamasını gerektirir. O zaman, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nı bir gün Hüseyin Gazi Dağı’na pikniğe davet etse ve bu insanlar eşleriyle birlikte buluşsa olmaz mı? Elbette iyi olur. Ama, bu ve buna benzer şeyler yapılmıyor ve öyle görünüyor ki bundan sonra da yapılamayacak. Çünkü, özellikle Cumhurbaşkanı ve onun gibi düşünen birçok kişi, başörtülü kesimin sadece başörtüsüne karşı değilmiş, fizikî varlığına karşıymış havası veriyor. Oysa, dediğime benzer bir şey yapılsa, herkes Cumhurbaşkanı’nın samimî olarak kamusal alanda başörtüsüne karşı olduğunu, başörtülülerle ontolojik bir probleminin olmadığını görür ve bütün toplum rahatlardı.

Başörtüsü probleminin çözümü ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında, ne de başka bir yasakçı çizgidedir. Bu problemin tek çözümü vardır: Yasaktan caymak ve kimseye keyfî yasak getiremeyecek bir siyasî, hukukî, idarî yapılanmada mutabık kalmak. Başka hiçbir çözüm yoktur. Ve çözümsüzlük sadece başörtülü kesime değil, yasakçılara ve tüm topluma, bütün ülkeye çok pahalıya mal olacaktır. Kimse kendini aldatmasın. Yasaklananlar kadar yasakçılar da bu saçmalığın bedelini ödemektedir ve ödeyecektir. Bu bedel, bazen paranoyaya ulaşan psikolojik takıntılardan ve ruh bozukluklarından heba edilen insan gücünün yaratacağı refah eksikliğine, güvensizlik ve sevgisizlikten, akıl ve muhakeme yeteneklerinde gerilemeye kadar birçok kalemi kapsayacaktır.

Bu meseleyi gelin biz çözelim. Çözülür mü? Tabii. Ne zaman? Türkiye, türban gibi çoktan aşılması gereken bir konuda takılmayı, bu konuda inatlaşmayı ve boşa enerji harcamayı bir yana bıraktığı an konuyu da çözer. Türkiye, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in türbanından ürkmeyecek kadar demokrasiyi içselleştirdiği kadar hukuka önem verdiği oranda konuyu geride bırakacak... Bıraktığında da, kültürel ve sosyolojik sorunlara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde çare aramayacak. Çünkü bunu yasaklara ihtiyaç duymayacak bir demokratik esneklikle çözmüş olacak

***
Dinsel baskı öngörmeyen ancak, Müslümanların toplumsal taleplerini dikkate alan bir demokratik konvansiyon mümkün. Demokraside ısrarlı ve samimiysek bunu kurmak elimizde, yok aklımız dayatmaya yatıyorsa, o zaman boşuna nefes tüketmeyelim.

Halihazırda, çözüm adına, açıkça dayatmadan yana olmayanlardan, kimisi ‘kamusal alan’, ‘hizmet alan/hizmet veren’ gibi kavramlar icat ediyor, kimisi ‘dinsel reform’ adı altında Protestanlaşma teklif ediyor. Açık konuşalım, bunlar da dayatma anlayışının farklı biçimleri. Yine açık konuşalım, inanmayan birisi için dinsel inanç ve onun gerekleri olan pratiklerin, son derece saçma olması gayet tabii. İnsanların, akıllarına hiç yatmayan inanış ve pratiklere karşı sempati duymalarının ve onları sonuna kadar desteklemelerinin zor olması da anlaşılır bir şey.

Ancak demokrasi fikri tam da bu yüzden önemli; başkası için önemli ve anlamlı olan bir şeye saygı duymak ve onunla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Dindar insanlardan bunu talep ederken herkes son derece rahat, aynı şeyi inanmayanlardan beklemekse son derece zor. Halbuki, inanmayan biri için din ne kadar saçma ise, inanan biri için de, inanmamak en az o kadar saçma, ilkel ve sığ bir yaşama biçimi. Buna rağmen aynı toplumsal hayatı paylaşacaksak, öncelikle her iki durumun da eşit konumda olduğunu algılamak zorundayız.

Buna benzer şeyleri daha önce defalarca yazdım, tekrar tekrar yazmamın nedeni, bu istikamette olumlu yol almaktan uzak olmamızın ötesinde, durumun giderek daha vahim bir hal alması. Bakıyorum, Avrupa’da yaşanan yasaklama örneklerinin artmasıyla, Önceleri sadece demokrasi kaygıları fazla olmayanların kullandığı dil, artık demokratlık konusunda iddialı çevrelere de sirayet etmeye başladı.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi eski genel başkanı, ayetlerden seçmelerle İslam’ın aslında şiddete ne kadar yatkın olduğuna işaret edebiliyor. Saygın bir sol demokrat gazete olarak ortaya çıkan Birgün gazetesinde, İslam ve türban konusunda son derece seviyesiz ve saldırgan yazılar yayımlanıyor. Son olarak, Radikal İki’de, ‘türbanın dayatma simgesi’ olduğu ileri sürülüyor (Yüksel Işık, 11 Temmuz 2004). Bu iddianın sahibi, ‘Türban gibi simgeler, simge olmaktan çok çağrıştırdıkları yaşam biçimini herkese dayatmanın aracı haline dönüşmüş durumdadır’ demiş. Nasıl yani? Cevabı yok!

İki sıkımlık demokratlık da, AİHM’nin son derece tartışmalı kararı ile tükenmiş görünüyor. Demek ki, işimiz giderek daha zorlaşacak, şimdi de, her adımda, demokrasiyi ‘Avrupa’ya ait her şey’ olarak algılayan zihniyetin tezahürleri ayağımıza dolanmaya başlayacak. Kısacası, demokratikleşme açısından, tüm dünya için çok önemli bir dönemeçte, Üçüncü Dünya Batıcılığından öteye bir adım atamayacağız. Üzücü olan, farklı fikirlerin ifade edilmesi değil, farklı görüntüler altında dayatmacılığın çeşitlenerek gelişmesi.

Bugünkü yönetim başörtüsüne hiç izin ve taviz vermiyorsa, bari özel okullarda ve bazı özel üniversitelerde bunu serbest bırakmalıdır ki, dinî inançları yüzünden başlarını örtenler oralarda okuyabilsinler. Anayasa Komisyonu Başkanı sayın Burhan Kuzu diyor ki: “Mahkemenin bir yanılgısı var. Deniyor ki, ‘Laik okulda okumayı kabul eden bir öğrenci o kurallarla okumayı kabul eder’. Avrupa’da kiliseye bağlı okullar var, laik okullar var. Yani tercih hakkı var. Oysa Türkiye’de tercih hakkı yok. Türkiye’de laik olmayan okul yok. AİHM Türkiye’deki okulların yapısını yeterince bilmiyor. Ya davacı daha sağlıklı bilgi verecek ya savunucu. Bilgi eksikliği var.”

Nitekim Başbakan Erdoğan, bir TV proğramında: ‘Hiç değilse özel üniversiteler ve vakıf üniversitelerinde başörtüsü serbest olsa’ diye kısmen de olsa bir rahatlatıcı çözüm yolu gösterdiğinde ne yazık ki YÖK başkanı ve ilgili ilgisiz bütün zevat hemen ayağa kalkıp, ‘bu üniversitelerin de kamu tüzel kişiliği taşıdığı’ ve hukuki olarak onlarda da yasak uygulanması gerektiğini söylüyorlar. Hukuki olarak...

Hukuki olarak da hangi hukuk? Ülkede bizim bilmediğimiz, haberdar olmadığımız bir hukuk mu var acaba? Çünkü mevcut hukukumuza göre başörtüsünü devlet üniversitelerinde yasaklamayı mazur gösterecek hukuki bir düzenleme yok. YÖK Başkanının referans olarak verdiği YÖK Kanunu’nun 17. maddesi, ‘yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla başörtüsü serbesttir’ diyor.

Şunu da hatırlatalım; sözkonusu kanunla ilgili iptal başvurusu Anayasa Mahkemesinde görüşülüp, kanun iptal edilmeyince, şimdiki Cumhurbaşkanımız ‘bu kanun iptal edilmezse başörtülülerin üniversiteye girişlerine mani olacak bir şey kalmaz’ şeklinde itiraz şerhi yazıyor... Peki bütün üniversitelerin başında olan YÖK Başkanı Teziç bu hususları bilmiyor mu acaba? Biliyorsa nasıl oluyor da yasağın hukuki olarak her yerde uygulanması gerektiğinden bahsediyor?

Anayasa, kanun, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlükler, birarada barış içinde yaşama, kültürel farklılıklara saygı, inanç ve inandığını yaşama özgürlüğü...

Bütün olumlu kavramlar yaşadığımız başörtüsü sıkıntısının ve benzeri sıkıntıların anlamsız olduğunu söylüyor. İşin garibi bu özgürlükleri kısıtlamak için bin dereden su getirenler de bu türden kavramları en çok kullananlar...

Avrupa’nın bazı ülkelerindeki başörtüsü yasağını protesto için İngiltere’nin başşehri Londra’da bir konferans düzenledi. Konferansa 14 ülkeden yaklaşık 250 delege katıldı.

Kongrede konuşan ilahiyatçı Yusuf El-Kardavi, “Yasaklar Müslümanların düşmanlığını kazanmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu yasaklar, ortaçağın karanlık zihniyetine yeniden dönmek anlamına geliyor. Bunu medeniyet ile bağdaştırmak mümkün mü? Bunlar sadece Avrupa’nın geri adım atması ve dini özgürlüğü engellemesi hareketidir” dedi. Londra Belediye Başkanı King Livingstone da Fransa’daki başörtüsü yasağını kınayarak, “Fransa’daki yasak ll .Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa parlementolarında alınmış en gerici karardır. Bu karar dinî hoşgörüyü kendisine prensip edinmiş, Avrupa için geri adım atmak demektir” dedi.

Hacettepe Üniversitesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan aynen şunları yazdı:

“Avrupa’da hakimler var mı? sorusuna artık şöyle cevap vermenin doğru olduğu sonucuna vardım: Belki evet.. ama, Müslümanlar için değil!”

Yine CHP Millet Vekili Sayın Kemal Derviş şöyle demiştir: “Bana göre yasaklarla hiçbir şey halledilemez. Önemli olan herkesin kendi özgür iradesiyle hareket etmesidir. Bir bayan özgür iradesiyle türban takıyorsa, bu kardeşimizle, arkadaşımızla bir problemimiz olmaz. Ancak bunun iki şartı var. Birincisi kendi iradesiyle takacak, ikincisi de türban takmayan örneğin mini etek giyen bir bayana baskı yapmayacak.

Karşılıklı saygı ve özgürlük mümkün. Yasalara da saygı duyulması gerekir. Ama ben bunun yasaklarla ve kavgayla halledilemeyeceğinden eminim. Bir birimizi dışlayamayız. Düşmanca davranamayız. Yasalar çerçevesinde bunu çağdaş bir biçimde yapabilmemiz lazım. Tek kalıp insan aramak çok çağdaş değil.”

Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye’de bütün yasaklar gibi başörtü yasağı da demokrasi, insan hakları ve bireyin özgürlüğü çerçevesinde bir gün mutlaka çözülecektir. İstiklal marşımızda yazılı olduğu gibi:

Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın.

Kim bilir, belki yarın… Belki yarından da yakın.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi, aslında herkesin inancına, konumuna saygılı olmayı gerekli kılmaktadır. Eninde sonunda gelinecek nokta bu olacaktır, inşaALLAH. Gerilim olur diye Hukuki mücadeleyi bırakmamak gerekir.

Maalesef son zamanlarda bir gerginlik edebiyatıdır gidiyor. Toplumun ağırlıklı bir kesiminin talepleri, söz gücünü elinde bulunduranlar tarafından ‘gerginlik unsuru’ olarak lanse ediliyor ve iktidar, bu konularda gönüllü ya da gönülsüz attığı ya da atarmış gibi yaptığı adımları bu edebiyat sebebiyle geri alıyor. Düşünün ki bütün bir milletin istediği şeyler, şayet bazıları tarafından istenmiyorsa, bunları gerçekleştirebil- mek mümkün olmuyor.

Gerginlik meydana getirmemek, toplumu germemek çoğu zaman geçerli ve bazen de geçerli gibi gözüken sebeplerdir. Herhangi bir şey yapmaya niyetlendiğinizde bunun toplumu hakikaten gereceğini düşünüyorsanız bundan vazgeçebilir, en azından ertelersiniz. Ama bazen de yapamadığınız ama yapmanız gereken bir şey için, gerginlik konusunu bahane olarak kullanabilirsiniz.

Başörtüsü meselesi, diğer birçok benzeri mesele gibi, toplumu geren meseleler arasında sayılıyor şimdilerde. Oysa bu meselenin diğer birçok mesele gibi toplumu gerdiği filan yok. Gerilenler sadece birileri ve o birilerinin sayısı da sanıldığı kadar fazla değil. Aslında gerildikleri filan da yok, sadece ‘geriliyormuş’ gibi yapıyorlar. Geriliyormuş gibi yaptıkları için de geri adım atmamayı tercih ediyor, haklı da olsalar bu konuda talepte bulunanların geri adım atmasını istiyorlar.

Birkaç gün önce İznik gölü civarında bulunan Ilıca’ya giderken yolda gördüm ki: Şalvarlı kadınlar, geleneksel, çarşafa benzer kıyafetleriyle dolaşıyor. İran’daki çadurlardan daha estetik millî kıyafetler bunlar. Bunca çirkinlik, çıplaklık, göbeği açıklık içinde bu millî kıyafetleri görmek ruhuma huzur veriyor. “Be adam hangi devirdeyiz? Sen hâlâ çarşafı, tesettürü, geleneksel kıyafeti estetik buluyorsun!..”Aman darılmayın...

Yakup Kadri’nin 1920’lerde kaleme almış olduğu “Çarşafa vePeçeye Dair” başlıklı güzel yazısını okursanız bana hak verirsiniz. Hem geniş olun biraz, toleranslı olun. Bir Japon’un kimonuyu övmesi ne kadar tabiî ise, Müslüman bir Türkiyelinin çarşafı, feraceyi, yaşmağı, tesettürü övmesi de o kadar tabiîdir. Herhalde benden bikini mayo, göbeği açık dekolte kıyafet övgüsü beklemezsiniz.

Ana Sayfa

report phishingreport abuse
This page is hosted by XM.COM - Free Web Hosting